Zalimlerden Yana Olan Din Tüccarlarına Karşı

Tayfun Özkaya

Son yüzyıl bir ölçüde dışarıda bırakılırsa dünya tarihi, ezenlerden yana olan din tüccarları ile dinleri insanın özgürleşmesi, sömürüden kurtulması için yorumlayanların mücadelesi gibi de okunabilir. Sömürücüler, güçlüler her çağda dini kendi çıkarları doğrultusunda kullanmışlardır. Buna karşı ezilenler de bu oyunu bozmak için önemli çabalar göstermişlerdir. Doğu’da da batıda da bunun örneklerini görüyoruz. Osmanlı döneminde 15. yüzyıl başlarında Şeyh Bedrettin “Tanrı dünyayı yarattı ve insanlara verdi. Demek ki dünyanın toprağı ve bu toprağın bütün ürünleri insanların ortak malıdır” diyordu. Orta Çağda Batı benzerini 1524’de başlayan Alman “köylüler savaşının” önderi, papaz Thomas Münzer’de de görmekteyiz: Şöyle söylüyordu: “bütün dünya bir sarsıntıya hazır olmalı…yoksullar yükselecekler…krallar, prensler, rahipler ile halk arasına demirden bir duvar çekildi. Dövüşsünler! Güçsüz dinsiz zorbaların yıkımı için, zafer kesindir.” (Rıza Algül, Dinler ve Devrimler, Cumhuriyet kitapları, 2002)

Bugünlerde ülkemizde dini ezenlerden yana bir silah gibi kullananlar çoğaldı. Cumhuriyet düşmanları bütün bir cumhuriyet tarihini dine karşı bir zulüm gibi göstermeye çalışıyorlar. Gerçek ise tam tersidir. Cumhuriyet emperyalist dostu olan din tüccarlarına şiddetle karşı çıkmış, ancak samimi dindarlarla pek bir çelişkisi olmamıştır. Kurtuluş savaşımızda emperyalist işgalcilerden yana olan Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Kuvay-ı Milliye aleyhine 10 Nisan 1920’de yayınladığı fetvada şunları yazıyordu:

   “Dünya düzenini sağlayan İslam halifesinin yönetimi altında bulunan İslam ülkelerinde, hak tanımayan bazı kimseler birleşip kendilerine başkanlar seçmiş, sultanın sabık tebaasını yalan ve dolan ile aldatıp kandırarak, padişahın buyruğu olmaksızın halktan asker toplamaya kalkmışlardır. Görünüşte askeri yedirip, içirmek ve giydirmek bahanesiyle, gerçekte ise mal toplamak sevdasıyla şeriata ve padişah emirlerine aykırı olarak birtakım vergiler ve borç para toplamakta, türlü baskı ve işkencelerle halkın mal ve eşyasını zorla almaktadırlar. Böylece halka eziyet etmeyi alışkanlık haline getirip, cürüm işlemeye kalkışmış, bazı köylere ve beldelere saldırarak harap edip toprak haline getirmişler ve tebaadan nice kişiyi katletmiş, pek çok kan akıtmışlardır. Padişah tarafından atanmış olan asker-sivil görevlileri kendiliklerinden işbaşından uzaklaştırıp kendi yandaşlarını atamışlardır. Başkent ile ülke arasındaki yolculuğu, ulaşım ve haberleşmeyi keserek, devletçe verilen emirlerin ulaşmasını engelleyerek, başkenti ülkeden soyutlamışlardır. Halifeliğin yüceliğini küçültüp etkisini azaltmaya yönelerek, yüce imamlık makamına ihanet etmekle imama itaat etmenin dışına çıkıp Osmanlı Devleti’nin yasalarını ve düzenini ve ülkenin asayişini bozmak için yalan dolanla dolu haber yayarak halkı karışıklıklara sürüklemişlerdir. Ülkede fitne yaratmaya çalıştıkları meydana çıkan söz konusu yöneticiler ile onlara yardım edenler asi olup, dağılmaları hakkında yayımlanan padişah buyruğundan sonra da inat ve fesatlarında ısrar ederlerse, onların kötülüklerinden ülkeyi temizlemek ve halkı onların zararlarından kurtarmak gerekli olup, katlolunmaları şeriata uygun ve zorunlu olur mu?

   Cevap – Her şeyi bilen Yüce Allah’ındır, Olur!” 

Katledilmelerine fetva verilenler Atatürk ve arkadaşları idi.

Bu fetvalar Anadolu’nun her tarafına postayla, İngiliz ve Yunan uçakları ile dağıtılmıştır. İngiliz konsolosları, İngiliz torpidoları, Rum ve Ermeni örgütleri ve Yunan kuvvetleri de fetvayı dağıtmada rol almışlardır.

Ezenlerin, emperyalistlerin fetvasına karşı, Ankara Müftüsü Mehmet Rifat Börekçi Ankara Fetvası’nı ilan etti. Bu fetvada “bu suretle aslında istemediği halde düşman devletlerinin zoru ve kandırması ile, olaylara ve gerçeğe uymayarak çıkarılan fetvalar, Müslümanlar için şeriatça dinlenir mi ve ona uyulur mu?” diye soruluyordu.
cevap: Allah en iyi bilir ki, uyulmaz” şeklinde idi.
Fetva 153 müftü tarafından imzalanarak dağıtıldı. Bunun üzerine Börekçi 24 Nisan 1920 tarihinde padişah imzasıyla Ankara Müftülüğünden alındı ve Divan-ı Harb-ı Örfi tarafından Kuva-yı Milliye’cilere katılmaktan ölüme mahkûm edildi.

Fetvada padişah ve şeyhülislamının baskı altında istemeden İstanbul fetvasını hazırladıkları yazılsa da çoğu kişi onların çoktan ihanet içinde olduklarını biliyordu. Söylevde Atatürk’ün dediği gibi o yıllarda bunu açıklamak o kadar kolay değildi. Toplum ve Osmanlı bürokrasisi bu gerçeği kurtuluş savaşının başında kabul etmeye henüz hazır değildi. Bugün artık din ve devlet işlerini birbirine karıştırmanın ne kadar saçma ve tehlikeli olduğunu çok açık görebiliyoruz.

Mehmet Rıfat Börekçi Diyanet’in ilk başkanı ve Ankara müftüsüydü. Milli mücadeleye verdiği destek dolayısıyla Mustafa Kemal tarafından Diyanet’in ilk başkanı yapıldı.

Fetvacılar galip gelse idi, şimdi sömürge bir ülke olacaktık. Anadolu halkı da Orta Anadolu’da dar bir alana sıkıştırılmış olacaktı. Emperyalistlere arka çıkan güya din adamı şeyhülislam Allahı arkasına aldığını utanmadan yazarken aslında dini halka karşı silah gibi kullanan çürümüş Osmanlı yönetiminin de oyuncağı olmuştu. Osmanlı’nın yıkılmasını destekleyen halk ise çoktan aşağıdaki türküde söylendiği gibi bu saltanat hakkındaki kararını vermişti. (Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler), s.xxv,1972)

Şalvarı şaltak Osmanlı

Eyeri kaltak Osmanlı

Ekende yok biçende yok

Yemede ortak Osmanlı

Bugün de değişen bir şey yok. Din tüccarları gene ezenlerden yanalar, gene ulusal kaynaklarımızın yağmasından, özelleştirilmesinden yanalar. ABD kuvvetleri savaşlar çıkarırken sesleri çıkmıyor.

Tekel işçilerinin direnişinde başörtülüler, başı özgürler herkes birleşti. Artık bizleri kolayca bölemeyecekler.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>